14 Ekim 2008 Salı

Terörle mücadelede nerede yanlış yapıyoruz?

Türkiye yıllardır terörle mücadele ediyor. Bugüne kadar 30 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği, 100 milyar doların üstünde paranın harcandığı bu mücadelede yeni bir evre yaşanıyor. Kamuoyu ve medya, sorumluların cezalandırılması talebini daha bir yüksek tonda dillendiriyor. En son 17 asker ve 5 polisin şehit edilmesiyle ilgili tartışmalar sürerken; uzmanlar asıl gözden kaçırılanın devletin çeşitli birimlerinin (asker, emniyet, siyaset) terörle mücadele hafızasını yitirmesi olduğuna dikkat çekiyor.

Uzmanlara göre, iş sadece karakolların yerinin yanlış olması ve üçlü istihbarata (asker, MİT, Emniyet) rağmen bu bilgilerin doğru kullanılmamasıyla sınırlı değil. Tayinler, teknik imkânların yeterince kullanılmaması, terörle mücadele eden personelin seçimi ve sürekliliğinin gözetilmemesi, özel harekât ve özel kuvvetlerin eskisi kadar etkin kullanılmaması gibi ‘terörle mücadele hafızasını ortadan kaldıran’ birçok sebep, ‘devleti zaafı’ olarak karşımızda duruyor.

Jandarma’da üst düzey görevlerde bulunmuş bir ismin tabiriyle, terörle mücadele hususunda halk ile güvenlik güçleri arasında tam bir ‘güven’ sorunu yaşanıyor. Üstelik bu kez tartışma doğu-batı ayrımı olmaksızın tüm Türkiye’de sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sınır ötesi harekât yapma imkânı sağlayan 8 Ekim’deki ikinci tezkere görüşmelerinde ortaya atılan yeni tezler de bu güven sorununu gözler önüne serdi; kısmen tartışma fırsatı doğurdu. Türkiye ile Irak arasında güvenlik bölgesi oluşturulması ve yeni bir harekât isteği muhalefet tarafından dile getirildi. Muhalefetin ve iktidarın aynı dilde buluştuğu hususlar ise terörle mücadelenin siyasi, askerî, güvenlik, ekonomik, sosyal alanlarda demokrasi ve özgürlüklerden vazgeçmeden ‘ortak’ zeminde yürütülmesi oldu. AK Parti Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK) için genel sekreterlik; terörle mücadele ortak bilgi bankası; terörle mücadelede entegre sınır güvenliği projelerinin hayata geçirilmesi, özel yetenekli güvenlik birimleri eliyle örtülü nokta operasyonu yapılarak örgüt liderlerinin yakalanması ve sinir uçlarının koparılması gibi talepleri hükûmetin yeni dönem stratejilerinin ayak izlerini taşıyor.

Elbette, muhalefetin istediği güvenlik (tampon) bölgesi, ihtiyaçsa yeni harekât gibi talepler de ‘diplomatik ve bürokratik’ kartlar olarak masaya gelecek. Ancak terörle topyekûn mücadele vurgusu yapan tüm çevrelerin geçmişe dönerek Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet, MİT, siyaset kurumu ve devletin diğer bürokrasisinin (belediyeler ve Diyanet İşleri gibi) mücadele hafızasını yenilemeye ihtiyacı var. Genelkurmay’ın basını bilgilendirme açılımlarına, geçen hafta itibariyle strateji kurumlarının da eklenmiş olması, bu ortak akıldan yararlanma isteğini göstermesi açısından çok önemli. Peki, başka hangi açılım ve stratejilere ihtiyaç var?

‘SİVİL SİYASET GÜVENLİK ALANINA SAHİP ÇIKMALI’

Bu toplantılara katılan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner’e göre, son 50 yılını PKK-KADEK, Hizbullah, DHKP-C, TİKKO, TKPL-M gibi etnik, sağ ve sol kökenli terör örgütleriyle mücadelede harcayan Türkiye’nin en önemli eksikliklerinden biri, terörle mücadele tecrübe ve birikimlerini kurumsallaştırıp aktaramaması. Örneğin üniversitelerde terör örgütlerini derinlemesine inceleyen, mücadele ile ilgili bilgi bankası ve ortak hafızayı oluşturacak bir akademik merak dahi yok. Saha araştırmaları ve tezlerin sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar az. Daha büyük sıkıntı ise 27 Mayıs ihtilalinden günümüze kadar ‘güvenlik alanının’ sivil siyaset ile toplumun ve devletin diğer kurumlarına açılmaması. Terörle mücadelede asker başta olmak üzere güvenlik güçlerinin yalnız bırakılması, buna karşılık güvenlik güçlerinin de bu alanı siyasete kapatması; terörle mücadeledeki çözümsüzlüğün ana nedeni. Meclis, hükûmetler ve sivil toplumun müdahil olamaması nedeniyle; güvenlik hizmetleri (dolayısıyla terörle mücadele) bugüne kadar denetimsiz, gözetimsiz kaldı. Bu yüzden Aktütün gibi onlarca karakolun varlığı, bunların yerlerinin şimdiye kadar neden değiştirilmediği, askerî harcamaların nerelere yapıldığı; Hıncal Uluç’un sorularında da yer alan; askerî önceliklerin neye göre belirlendiği gibi hususlar sorgulanmadı.

Laçiner’e göre ilgi, bilgi ve yetenek olarak bugüne kadar yapmasa da yeni dönemde sivil siyasetin, güvenlik alanına sahip çıkma zorunluluğu var. Bu denetim ve izleme eksikliği güvenlik güçlerinin (ki en çok PKK ile mücadelede TSK’nin) hatada ısrarını, derinleşmesini ve sorunların kronikleşmesini beraberinde getirdi. Tam bu noktada Laçiner, Atatürk’ün 1930’larda Türk ordusu ile ilgili yabancı gözlemcilere hazırlattığı bir raporu hatırlatıyor. Laçiner, raporun, “Türk ordusunun komuta kademesi çok katı, iç kritik yapmıyor/yapamıyor. Alt kademe üstüne derdini anlatamıyor.” değerlendirmelerini öne çıkararak Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında tespit edilen Türk ordusundaki bu iç iletişim sorununun son 50 yılda gittikçe derinleştiğini ve büyüdüğünü; terörle mücadelenin hafızasını da olumsuz etkilediğini ifade ediyor.

Peki, iç iletişim sorunu terörle mücadele tecrübelerine nasıl yansıyor? Laçiner, sıklıkla kullandığı ve yanlış değerlendirmelere de neden olan ‘terörle mücadeleyi generaller yapmaz’ sözüne de açıklık getiriyor: “Terörle mücadele profesyonel anti terör timlerinin, özel birliklerin işidir. İngiltere ve İsrail’deki birimler bunların örneği. Sahada mücadele edenin tecrübe ve bilgisini generale aktarabilecek esneklik sağlanmalı.”

UZMANLAŞMAYA AÇIK TAYİN VE TERFİ POLİTİKASI

Özellikle TSK’nin karşısında duran yapısal sorunlardan biri de terörle mücadele eden personelle ilgili izlenen tayin, terfi, yükselme, risk alma kriterleriyle alakalı. Askerin ‘sıralı garnizon görevleri’ dediği; kamuoyunda ‘şark görevi’ olarak adlandırılan Doğu ve Güneydoğu merkezli tayin politikalarının da değerlendirmeye alınması gerekiyor. Mesela, Kara Kuvvetleri bünyesindeki subayların 8-10 yıl, Deniz ve Hava Kuvvetleri’ndekilerin ise 6-8 yıl arasında ‘doğu görevi’ tanımına giren yerlerde zorunlu görevleri var. Ancak terörle mücadelede gerekirse; bölgede (farklı iç tayin ve terfiler yapılmak suretiyle) ömür boyu kalacak kurmay subaylar, uzmanlar ve özel mücadele birimlerinin oluşturulması konusunda yeni politikalar izlenmeli. Kışla, karakol, askerî mühimmat, yeni teknoloji ve önlemlerin kullanılmasından daha önemli olan ise; doğu görevi yapan subay-astsubayların intibak, uzmanlaşma ve terörle mücadele hâkimiyetini pekiştirecek tayin, terfi politikalarının izlenmesi.

Buna paralel bir başka husus TSK ve güvenlik güçlerinin bu mücadelede hatalarını sorgulamaması, ihmal ve hatalara karşı soruşturma dahi açılmaması. Aktütün’e yapılan saldırıda ‘duygusal patlamanın’ yüksek gerilimde olmasının sebebi belki de Ekim 2007’de gerçekleşen Dağlıca baskınında aranmalı. O dönemde bir soruşturma açılsaydı; hiç değilse bugünün izahı kolaylaşacaktı. Belki de hatadan ders alınılıp karakolların yeri, istihbarat değerlendirme ve mücadele zafiyetleri ortadan kaldırılabilecekti.

‘STATİK MÜCADELE HATASINDAN VAZGEÇİLMELİ’

TSK bünyesinde terörle mücadele amacıyla oluşturulan Bordo Bereliler (Özel Kuvvetler) Komando Taburları, Jandarma Özel Hareket Komandoları gibi yapılar dışında kalan karakol, birlik, tugay komutanlıkların yaşadığı en büyük sıkıntı, belki de terörist saldırılarda ‘alan hâkimiyetini’ öne alan yaklaşımlardan kaynaklanıyor. Güvenlik yazılarıyla tanınan Önder Aytaç/Emre Uslu ikilisi, güvenlik güçlerinin terörle mücadelede aynı hatalara düşmesinin sebebini, fiziki şartlardaki ihmal kadar terörle mücadeledeki akıl kaybına bağlıyor. PKK’nın 1990’larda eylemlerini sıklaştırdığı dönemde devlet ‘alan hâkimiyeti’ diye bir konseptle PKK’nın önünü kesmeyi başardı: “Çünkü, alan hâkimiyetinin uygulandığı o dönemlerde PKK’nın silahlı propagandası çerçevesinde ‘devletsiz zonlar’ yaratma hedefi vardı. Devlet bunun önünü aldı, örgütün temel stratejisini bozdu. Yani sivil halka, öğretmenlere, çocuklara saldırıp korku yayarak lojistik destek sağlama hayalleri boşa çıkarıldı.”

Günümüze dönersek… Halk desteğini kaybeden örgüt, onlarca kara ve hava harekâtıyla yara almışken, devletin birimleri neden başarılı olamıyor? Alan hâkimiyeti gibi ‘statik mücadele’ yöntemi yerine hareketli, akılcı, demokrasi ve insan haklarını, ulusal ve uluslararası hukuku gözeten ancak dinamik bir stratejiyle terörü ortadan kaldırmayı neden başaramıyor? Uslu ve Aytaç’a göre bunun temel nedeni koordinasyon söylemi enflasyonu, güvenlik birimleri arasındaki iletişimsizlik. Asıl sorun ise koordine edemeyenlerden hesap sorulamaması. Askerler kadar etkin olabilecek Emniyet bünyesinde 1987’den beri faaliyetlerini sürdüren Özel Harekât Timleri’nin neredeyse son yasal düzenleme ve askerin kimi ‘siyasi tavırları’ nedeniyle operasyon bölgelerinden tamamen silinmiş, geri çekilmiş olması da bir başka problem. Tüm güvenlik güçlerinin birlikte koordine edileceği, güvenlik bürokrasisinin özellikle ‘terörle mücadele’ hususunda tek elden yönetileceği yeni yapılanmaya, anlayış ve taktiklere ihtiyaç var. Daha önce Emniyet Genel Müdürlüğü’nce dile getirilen ve son TMYK toplantısında da ele alındığı düşünülen ‘bölgesel özel harekât üsleri’ oluşturulması bunlardan biri olabilir.

Doğu ve Güneydoğu’da 300 bin kişiye yakın askerî varlığımızın dinamik tutulması gerekiyor. Bunun formülünü ise yine emekli bir komutan izah ediyor: “3 bin kişilik terörist grubuna karşı 300 bin kişi yani yüz katı daha fazlasın. Üstelik dün 150 bin, bugün 35 bin korucun var. Teröristin gezdiği dağda, bayırda sen yoksun. Karakol ve kışladasın. Ya çıkıp gezeceksin ya da 3 bine karşı 5 bin kişiyle sen de sahadan inmeyeceksin.”

TERÖRLE MÜCADELE NEDEN RUH KAYBEDİYOR?

Güneydoğu’da PKK ile mücadeleye yıllarını vermiş tecrübeli komutanlar terörle mücadele ruhunun eskisi gibi olmadığını dile getiriyor. Peki, terörle mücadelede neden ruh kaybedildi? Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Hasan Iğsız’ın ‘maliyetlerden dolayı karakolları taşıyamadık’ diye dert yanmasıyla başlayan tartışmada henüz kamuoyunun yüreğine su serpilmediğine inanan, yıllardır bu mücadeleye gönül veren emekli komutanlar ve askerler de var. Mesela, Ahmet Uludağ, 1995’te Çelik-1 Harekâtında Kuzey Irak’ta PKK ile mücadelede görevlendirilen 151. Komando Alayı’nın komutanıydı. O dönem özel olarak kurulan taktik alaylarından biri olan seyyar birliklerin başında görev yaptı. Ağustos 1994’ten Ağustos 1995’e kadar Tatvan, Bitlis, Muş, Siirt’teki onlarca operasyonda görev aldı. Uludağ, o dönemle bu dönemi kıyaslayarak terörle mücadelede bir ruh kaybının olduğuna dikkat çekiyor. O yıllarda ordunun sürekli hareket hâlinde olduğunu, devamlı olarak operasyon düzenlediğini, çoğundan olumlu sonuç aldıklarını anlatıyor: “Bize verilen ‘Ara, bul, vur’ emriydi. Teröristler kaçacak delik arıyordu. Albay rütbemle 20 yaşındaki gençlerle, 365 günün 200’ünü arazide geçirdim. Beklenmedik anlarda biz onları yakalıyorduk. İstihbaratın olmadığı zamanlarda bile tahminî yerlere gidip operasyon düzenliyorduk. Şimdi onlar hareketli, biz durağanız.”

Emekli Kurmay Albay Uludağ’ın üzerinde durduğu başka önemli bir husus ise o dönemdeki mücadelenin asker, jandarma, polis ayrımı olmaksızın topyekûn yapılması, siyasi iradenin de buna destek vermesiydi. Uludağ asıl çözümü TSK’nin terörle mücadele azmini düşürecek olaylardan uzak durmasında görüyor: “Bu mücadeleye gölge düşüren her türlü yolsuzluk, adam kayırma gibi uygulamaların çok süratle incelenmesi lazım. Dağlıca baskınında 15 gün öncesinden istihbarat alındığı hâlde böyle bir saldırıya uğramanın birçok komutanı askerî mahkemeye götürmesi gerekirken bu konu kapatıldı. Bunlar TSK’nin savaşma azmini yıpratıyor olabilir. Bu başarısızlıkları ortadan kaldıracak her kademede kişi sorgulanmalı ve hesap vermelidir. Hesap sorulmadıkça vatan evlatları şehit olmaya devam eder.”



Emekli Albay Mithat Işık’a göre BİR KARAKOL NASIL OLMALI?

Aktütün Karakolu, sonuncusuyla birlikte 3 büyük baskın gördü, toplam baskın ve taciz sayısı ise 38 olarak kayıtlara geçti. Güneydoğu’da Aktütün gibi 60 kritik karakolun daha olduğu belirtiliyor. Peki, bir karakol yapılırken nelere dikkat edilmeli? Bir dönem Güneydoğu’da görev yapan emekli Albay Mithat Işık’a göre bir karakol şöyle olmalı:

Mümkün olduğu kadar çevreye hâkim bir tepede olmalı ki açık hedef olmasın.

Duvarları özellikle taştan olmalı, briket olacaksa çift sıra ve içi kumla dolu olmalı.

Karakolların çatısının altı beton olmalı.

100 m. çevresi, otların çatışmada alev almaması için beton olmalı.

İki helikopter iniş-kalkış pisti yapılmalı.

Mevziler beton olmalı.

Mevzilere ve cephaneliğe koğuşlardan tüneller olmalı.

Hâkim yerlere pusu timi yerleştirilmeli.

Karakollara silahları yönlendirecek, uzmanlaşmış ileri gözetleyiciler konulmalı.

Betondan yapılacak mevzilerin önüne topraktan setler çekilmeli ki bir çatışmada mermi, şarapnel sıçramasın.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=31408

0 yorum:

Sayaç

Rüya Tabirleri

Linkler

1
2






















Social Bookmarking

Social Media Blogs - Blog Catalog Blog Directory Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits

  © Blogger templates Newspaper III by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP